Özgür irade ve nedensellik tartışmaları düşünce tarihinin ilk dönemlerine kadar götürülebilir.Bu tartışmalar modern bilimin doğuşuna kadar devam etmekle birlikte her iki görüş için de ikna edici bir kanıt bulunamamıştır.Newton fiziği ile kendisine sağlam bir dayanak bulan nedensellik düşüncesi, kuantum fiziğinin geliştirilmesiyle ilk defa bu kadar ciddi biçimde sorgulanır hale gelmiştir.Bu bağlamda kuantum fiziğinin standart yorumu nedenselliğe karşı en büyük meydan okuma olarak algılanmıştır.Nedenselliğin olmaması demek, sebep-sonuç ilişkisinin ortadan kalkması ve evrende açıklanabilir bir düzenin olmadığı anlamına gelmektedir.Albert Einstein ve birkaç arkadaşının bu meydan okumaya karşı çıkışları da bilim insanlarının çoğunluğu tarafından dikkate alınmamış ve standart yorum genel bir kabul görmüştür.Günümüze kadar sadece birkaç fizikçi bu yolda ısrar etmeyi sürdürmüştür.Bunlardan birisi de Gerard't Hooft'tur.Biz bu çalışmada, Hooft'un kuantum teorisine bakış açısını, deterministik modelini dizayn eden felsefi görüşleriyle birlikte değerlendirmeyi amaçlıyoruz.Bu anlamda özellikle "Free Will in the Theory of Everything" adlı makalesinde ortaya koyduğu rasyonalist kurguyu göstermeye çalışacağız.
Özgür irade ve nedensellik tartışmaları düşünce tarihinin ilk dönemlerine kadar götürülebilir.Bu tartışmalar modern bilimin doğuşuna kadar devam etmekle birlikte her iki görüş için de ikna edici bir kanıt bulunamamıştır.Newton fiziği ile kendisine sağlam bir dayanak bulan nedensellik düşüncesi, kuantum fiziğinin geliştirilmesiyle ilk defa bu kadar ciddi biçimde sorgulanır hale gelmiştir.Bu bağlamda kuantum fiziğinin standart yorumu nedenselliğe karşı en büyük meydan okuma olarak algılanmıştır.Nedenselliğin olmaması demek, sebep-sonuç ilişkisinin ortadan kalkması ve evrende açıklanabilir bir düzenin olmadığı anlamına gelmektedir.Albert Einstein ve birkaç arkadaşının bu meydan okumaya karşı çıkışları da bilim insanlarının çoğunluğu tarafından dikkate alınmamış ve standart yorum genel bir kabul görmüştür.Günümüze kadar sadece birkaç fizikçi bu yolda ısrar etmeyi sürdürmüştür.Bunlardan birisi de Gerard't Hooft'tur.Biz bu çalışmada, Hooft'un kuantum teorisine bakış açısını, deterministik modelini dizayn eden felsefi görüşleriyle birlikte değerlendirmeyi amaçlıyoruz.Bu anlamda özellikle "Free Will in the Theory of Everything" adlı makalesinde ortaya koyduğu rasyonalist kurguyu göstermeye çalışacağız.
Newton fiziğinde köklü bir yere sahip olan nedensellik ilkesi, maddenin parçacıklı yapısının keşfinden sonra gelişen kuantum fiziğinde ortaya çıkan süreksizlik, belirsizlik, dalga fonksiyonunun çöküşü gibi bulgularla ciddi şekilde sorgulanır ve hatta reddedilir hale gelmiştir. Nitekim kuantumun Kopenhagcı yorumu, makro düzeyde istatistiksel bir nedensellikten söz edebilsek bile, mikro düzeyde doğaya içkin bir nedenselliğin bulunmadığını savunmuştur. Buna karşın Einstein ve onu izleyen kimi fizikçiler, kuantum teorinin eksik olabileceğini veya farklı yorumlanabileceğini, bu yüzden doğaya içkin nedenselliğin reddi konusunda aceleci davranmamak gerektiğini savunmuşlardır. Onlara göre, belki de mikro düzeyde nedenselliğin aleyhine gibi görünen durumlar, ontolojik değil epistemolojik kaynaklıdır; bundan emin olmak gerekir. Bu iddia aslında sorunu felsefi bir bağlama taşımakta, ontolojik ve epistemolojik olan arasında bir ayrım yaparak, epistemik gerekçelerle ontolojik nedenselliğin reddinin sorunlu olabileceğini ima etmektedir. Ancak süreç içerisinde Kopenhagcıların, kuantum düzeyinde, ontolojik bir ilke olarak nedenselliğin işlemediği düşüncesi fizikçilerin çoğunluğunu ikna etmiş ve doğaya içkin bir nedenselliğin bulunmadığı düşüncesi genel kabul görmüştür. Fakat süreç içerisinde Einstein’ı takip ederek bu düşünceye karşı çıkan fizikçiler de yetişmiştir. İşte bu çalışmanın amacı, kuantum fiziğinin Kopenhag yorumuna karşı Einstein ile başlayan ve doğaya içkin nedenselliğin bulunduğu iddiasını dillendiren yaklaşımın geldiği noktayı, Einstein sonrası çalışmalar ve yorumlar ışığında ortaya koymaktır. Böylelikle aslında, doğaya içkin bir nedenselliğin bulunup bulunmadığı konusundaki tartışmaların tümüyle sonlanmadığını, bu konuda hala felsefi ve bilimsel düzlemde lehte ve aleyhte pek çok argümanın geliştirildiğini göstermeyi umuyoruz.
ÖzetBu makalenin amacı, Kuantum Teorisi'nin hangi felsefi yaklaşımı etkilediğini göstermeye çalışmaktır.Newton paradigmasının yerini, henüz tamamlanmamış bir paradigma olarak kabul edilen Kuantum Teorisi almaya başlamıştır.Bu durum, sadece bilim adamlarının dünyayı algılayış biçimini değiştirmemiş aynı zamanda bu yeni paradigmanın egemen olduğu evrende yaşamaya başlayan herkesin dünyayı algılama biçimi de değişmiştir.Diğer bir ifadeyle, paradigma değişimi bilim alanıyla birlikte tüm diğer bilgi türlerini ve alanlarını da etkilemiştir.Paradigma değişiminden etkilenen alanlardan biri de felsefedir.20.yüzyılda ortaya atılan Kuantum Teorisi'yle birlikte mekanik-determinist evren anlayışı sarsıntıya uğramıştır.Kuantum Teorisi'nin evren anlayışında oluşturduğu köklü değişiklikler başta determinizm ve özgür irade olmak üzere pek çok sorunun yeni baştan ele alınmasını gerektirmiştir.Söz konusu sorunların ele alınıp yorumlanmasında, 20.yüzyılın en önemli felsefi düşünce akımlarından biri olan varoluşçuluğun -Sartre'ın varoluşçuluğu özelinde-temel tezlerinin kuantum mekaniğindeki temel varsayımlarla örtüştüğü görülmektedir.
Öz 20. yüzyılda kuantum fiziğinin ortaya çıkışı, yalnızca doğa bilimleri açısından değil, aynı zamanda felsefi düşünce açısından da köklü dönüşümlere yol açmıştır. Klasik fiziğin temelinde yer alan nedensellik, determinizm ve süreklilik gibi kavramların sorgulanmaya başlanması bu dönemin en dikkat çekici sonuçlarından biri olmuştur. Kuantum teorisinin deneysel başarıları, beraberinde kuramsal düzeyde çeşitli yorumları da gündeme getirmiştir. Bu bağlamda, standart yaklaşım olarak kabul edilen Kopenhag yorumu ile ona karşıt bir perspektif geliştiren Bohm yorumu, tartışmaların merkezinde yer almıştır. Kopenhag yorumu, indeterminist yapısı ve klasik nedensellik anlayışıyla çatışan yaklaşımıyla öne çıkarken; Bohm yorumu determinizmi yeniden savunarak bambaşka bir epistemolojik zemin önermiştir. Aynı teorinin iki farklı ve birbiriyle zıt yoruma açık olması, bilim felsefesinin temel sorunlarından birini görünür kılmaktadır: Bir teorinin farklı yorumlarının epistemolojik açıdan birbirinden tamamen kopuk olması mümkün müdür? Bu makalede söz konusu soru, Gaston Bachelard’ın bilim felsefesi bağlamında geliştirdiği kavramlar ışığında tartışılmakta; kuantum fiziğinin sunduğu bilimsel devrim, epistemolojik kopuş, rasyonalizm ve bilginin süreksiz ilerleyişi gibi kategoriler çerçevesinde yeniden değerlendirilmektedir.
19. yüzyılın sonu, fizik alanında klasik veya modern fizik olarak nitelenen Newton fiziği kabulleri ile anlamlandırılamayan farklı yapısal özellikleri bünyesinde barındıran çeşitli problem alanlarının ortaya çıktığı bir döneme karşılık gelmektedir. Bu problemleri çözme adına yapılan çalışmalar neticesinde 20. yüzyılın başlarında klasik fizik prensiplerinden farklı prensiplere sahip olan yeni bir fizik ortaya çıkmıştır. Bu yeni fizik kuantum fiziğidir. Atom-altı evrendeki nesnelerin davranış biçimlerinin soruşturulması, kuantum fiziğinin ilgisini teşkil etmektedir. Newton’un, hiçbir parçaya bölünemez olarak kabul ettiği atom, kuantum fiziği çalışmalarıyla daha küçük parçalara ayrıştırılabilen ve bu bakımdan da içine nüfuz edilebilen bir soruşturmanın konusu kılınmıştır. Kuantum fiziği, modern fiziğin sabit, birbirinden tamamen yalıtılmış temel parçacıklardan oluştuğu varsayımına dayanan evren tasavvurunu değiştirmiş; evreni oluşturan parçacıklar arasında yalıtılmışlığın değil, ilişkisel süreçlerin hâkim olduğu yönünde bir görüşün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu fizik ile birlikte atom-altı evrende, makro evrenin karakteristiği olarak kabul edilen mekanikçi-determinist yaklaşım biçimine uymayan yeni olguların varlığı keşfedilmiştir. Bu keşiflerin varlığı, klasik fiziğin dayandığı “uzay”, “zaman”, “nesne”, “gözlemci”, “ölçüm”, “etki”, “yerellik” ve “etkileşim” gibi temel kavramlarda köklü bir değişimi zorunlu kılmıştır. Zira kuantum fiziğinin mikro evrende dikkat çektiği olguların mahiyeti, klasik fiziğin bu kavramlar bağlamında oluşturduğu kabuller ile örtüşmemektedir. Bu örtüşmeme durumu ise temelde her iki alanda meydana gelen olguların farklı bir mantıksal şemaya göre ortaya çıkıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Zira klasik mekanik, klasik mantığın temel ilkelerine dayanarak etkinlikte bulunmuştur. Fakat kuantum fiziğinin gönderimde bulunduğu olgu durumları, klasik mantığın bu temel ilkelerine uymamaktadır. Bu açıdan, kuantum fiziği bulguları, klasik mantıksal ilkelere dayalı düşünce yapısı ile anlamlandırılamamaktadır. Fakat günümüzde kuantum fiziğinin temel vurgusu olan belirsizliği gündemine alan bulanık mantık perspektifinden bu anlamlandırmayı yapmak olanak dâhilinde görünmektedir. Günümüzde belirsizlik kavramı artık bilimsel sürece dâhil olmuştur. Kuantum kuramının, kesinsizliği bir ilke olarak içeren belirsizliğe gönderim yapmasına paralel olarak, bulanık mantık da belirsizliği tüm bilgi süreçlerine dâhil etmiş, belirsizliği, kaçınılması gereken bir durum olarak değil aksine değerlendirilmesi gereken bir durum olarak bünyesine almıştır. Bu bakımdan bu çalışmanın amacı klasik mantık ilkeleri bağlamında şekillenen klasik düşünce tarzı ile tasviri yetersiz kalan kuantum fiziğinin ortaya koyduğu temel ilkeleri, günümüzde başta yapay zekâ çalışmaları olmak üzere mühendislik alanında önemli uygulama alanı yaratan bulanık mantık perspektifinden tasvir edilebileceğini ortaya koymaktır. Bu doğrultuda çalışmamızda ilk olarak kuantum fiziğinin ortaya çıkmasına sebep olan süreç genel hatları ile ele alınmış, devamında kuantum fiziğinin standart görüşü haline gelmiş Kopenhag Okulu’nun görüşleri baz alınarak temel ilkeleri ortaya konulmuştur. Genel çerçevesi çizilen kuantum fiziğinin gönderimde bulunduğu olguların, klasik mantığın üç temel ilkesi ile sınırlı kalındığında tasvir edilemeyeceğine değinildikten sonra bu tasviri yapmayı mümkün kıldığını düşündüğümüz bulanık mantık sistemi ortaya konulmuştur. Nihayetinde kuantum fiziğinin temel ilkelerinin hangi bağlamlarda bulanık mantık teorisi ile ilişkilendirilebilir olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu minvalde yapılan soruşturma neticesinde kuantum fiziğinin bulanık mantık perspektifinden tasvir edilebileceği sonucuna varılmıştır. Bu ilişkiyi ortaya koymanın temel hedeflerinden biri felsefi etkinlik açısından önemli bir zemin oluşturmak olmuştur. Zira nasıl ki modern bilim paradigmasını belirleyen önemli gelişmelerden olan Newton fiziği, klasik mantığa temel oluşturmuş ve bu bakımdan da klasik mantık, klasik fizikten etkilenen felsefî düşünüş biçimlerine bir çerçeve çizmiş ise, benzer biçimde kuantum fiziğinin bulanık mantık ile ilişkisini ortaya koymak, bulanık mantığın da kuantum fiziğine eşlik edecek felsefi düşünüş biçimlerine bir çerçeve çizebileceğini gösterecektir. Bu bakımdan bu çalışma, kuantum fiziği ile bulanık mantığın bilim zemininde birbirine eşlik ettiğini göstermeyi amaç edinmiştir.
ÖzBilgi teorileri çok çeşitli olmasına karşın, bilim "olanı" tarif ederek "olması gereken" sahasına hiç girmemiştir.Bir adım ötesine geçersek, doğal bilimler bu yüzden formül ve modelleme yöntemini oluşturup kullanmakta tereddüt göstermemişlerdir.Sayısal önermeler, rasyonalist yaklaşımlar ile pozitivist formül önerme ve modellemeler, salt doğal bilimlere özgü bilimsel yöntemler olarak algılanmaktadır."Entropi Yasası" bize en küçük ve basit temel doğa yasalarının içindeki olasılıkların, determinist (gerekircilik) bir nedensellikle oluştuğunu anlatmaktadır.Ancak "Kuantum Teorisi" bu ihtimalâtın ontolojik olasılıkçı bir yapıyı da içinde barındırdığını bize bildirmektedir."Entropi Yasası" ve "Kuantum Teorisi" ile süreçteki küçük olasılıkların terminolojik tanımına değin faklılıkları nedensellik ve ontolojik tartışmalarını doğurmuştur.Bilindiği üzere fizikte entropik oluşumlar maddenin temel yapı taşlarını ve Ceyhun DEMİRKOLLU / Doç.Dr. Kudret ALTUN yasasını tarifte kullanılırken, kuantum ifadesi entropinin daha spesifik alt yordamlarına değin tanımlamalara işaret etmektedir.Esasen toplum bilimleri de tıpkı doğal bilimler gibi aynı formülleme ve modelleme yöntemini kullanmaktadır.Doğaldır ki toplum bilimleri modelleme yöntemi ve formüllemelerini, "olanlar" üzerinde önermeye devam edecek görünmektedir.Bununla birlikte bu araştırma, toplum bilimlerinin salt determinist önermeleri temel aldığını kabul etmekle birlikte, yeni bilimin ışığında kuantum yöntemlerinin de içselleştirileceğini öngörmektedir.Buradan hareketle, bilim disiplinlerine yataklık eden determinist yaklaşımların, bilimi bir basamak öteye geçirecek kuantum yaklaşımlara giderek artan bir oranda ihtiyaç duyduğu anlaşılmaktadır.Böylelikle daha doğru tanımlamaların bütün bilim disiplinlerinde görülmesi mümkün olabilecektir.
Bilimsel çalışmalarda çeşitli yönleriyle zaten ele alınmış olan bu konu birçok yönden başka konularla karşılıklı etkileşimleri içinde, bütünsel olarak değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme yapılırken dönemin sosyal ve siyasi koşulları da dikkate alınırsa, konuların anlaşılır hale gelebilme şansı artar. Doğa bilimlerindeki devrimsel atılımlar bu sosyal psikolojik koşulları daha ileri bir noktaya taşıyabildiği gibi, geriye doğru bir sıçrama da yaşanabilir. Dönemi itibariyle Newton’un mekanik yasaları, aklın özgürleşmesi ve doğanın anlaşılmasında ileriye doğru itilim sağlayan devrimci bir işlev görmüştür. 1900’lü yılların başında ortaya çıkan, doğanın daha bütünsel bir resmini sunan kuantum mekaniği ise çıkışı itibariyle ciddi bir kafa karışıklığına yol açmış ve o güne kadar elde edilen kavramsal kazanımları da geriye doğru sıçratan bir anlayışın oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu makale bu geri sıçramayı eleştirel bir açıdan sorgulamakta ve aksini iddia ederek yeni gelişmelerle kuantum mekaniksel bulgulamaların, doğayı anlayıp değiştirme ve dönüştürme noktasında çok daha yetkin bir araç haline gelebileceği görüşünü savunmaktadır